3 Kasım 2014 Pazartesi

Deplasman Yazıları 2 ''Partizan''

İnsan her zaman aynı şekilde düşünemiyor. Bazı durumlarda bazı şeyler, bazı kişiler söz konusu olduğu zaman düşünceler, düşünce yapıları değişebiliyor. Biz de işin içine Beşiktaş girdiği zaman normal düşünemeyenlerdeniz. Daha doğrusu toplumun doğrularına göre normal düşünemeyenlerdeniz.
Beşiktaş’ın grup fikstürü daha çekilmeden arkadaşlarımızla uzun uzun konuşmalar yapmaya, olası rakipleri incelemeye, gidilebilecek deplasmanları araştırmaya başlamıştık bile. Nitekim Partizan’ın P’sini görmemizle birlikte her şey netleşmiş ve kafamızda hazırlıklar yapılmaya başlamıştı.
Uygun zamanlar, uçak biletleri, Partizan’ın ırkçı pankartından dolayı alacağı ceza, maç biletleri falan derken gitme günü geldi ve yola koyulduk.
Daha ülkeye girmeden uçaktan iner inmez pasaportlarımız toplandı. Sırpça bilen bir Beşiktaşlı sayesinde polislerle daha kolay iletişim sağlasak da gümrükte bir süre bekledik. Bizimle birlikte yayın için Sırbistan’a gelen Güntekin Onay, Ercan Taner, Önder Özen, Metin Tekin de isimlerinin bildirilmemiş olması dolayısıyla beklediler. Hatta maç biletleri olmadığı için bizden bazıları geçtiği halde onlar beklemeye devam ettiler. Neticede o veya bu şekilde arkamızda kimseyi bırakmadan ülkeye girdik.
Maç günü buluşma yerinin neresi olduğu konusunda farklı görüşler olsa da biz ilk olarak birçok arkadaşımızın olduğu Otel Yugoslavya’ya gittik. Daha otelin kapısından girmeden tribünden arkadaşlarla sohbet etmeye başlamıştık ki otelin bar’ına girdiğimizde kendimizi adeta Köyiçi’nde bir mekanda bulduk. Her yer ‘kartal siker, siker siker ağlatır’’ diye inlerken biralarımızı dikmemiz ve kendimizi kaybetmemiz çok zaman almadı. Maça gitmek için masaların üstündekilerin yavaş yavaş yere inmeleri, her yeri stickerlarla dolmuş bardan çıkmamızla otelin içerisinden beklemeye başladık. Otelden çıkarken polis bir süre bizi çıkartmadı, otelin dışındakileri de tekrar otele sokuldu ve dörderli gruplar halinde taksilerle polisin belirlediği buluşma yerine gideceğimizi ve oradan otobüslerle götürüleceğimizi söyledi. Tabi ki otelden çıkışımız ve oraya gidişimiz çok kolay olmadı ama buralara çok girmenin anlamı yok, nitekim oradan da çıktık ve kulübün de twitter adresinden duyurduğu buluşma yerine gittik.
Buluşma yerine vardığımızda çok kalabalık değilmişiz gibi gelse de zamanla insanların toplanmasıyla sayımız arttı. Ardından uzun süre bizi götürecek otobüsleri beklesek de bestelerle zamanı kolayca erittiğimizi söyleyebilirim. Bu sırada kulübün düzenlediği turla gelen otobüsler arkasında çarşıberlin’in otobüsü geldi. Onlardan inmek isteyenlerle polis arasında biraz sürtüşme çıksa da yığılma olmaması için onlar önden gönderildi ve biz de sıranın bize gelmesini bekledik.
2 adet körüklü belediye otobüsü tarzı otobüs gelince kendisini içeri atabilenler otobüse binmiş oldu. otobüse binince tabi ki besteler söylenmeye başladı ve camlarla tavanla ritim tutulmaya başladı. Ve son zamanda sıkça gördüğümüz oraya vurmayın, buraya vurmayın, bak bizi götürmeyecekler tarzı çıkışlarla her şeyi çok iyi bilen arkadaşlarımız yine gün yüzüne çıktı. Buraya biraz değinmek istiyorum. Hayatının bir bölümünü maça giderek geçirmiş ve bir bölümünde deplasman kovalamış herkes bilir ki o otobüs Antartika’da dahi olsa her türlü stada gidecektir. Kaldı ki son derbilerinde stadın 4-5 yerinde insan boyunu katlayacak ateşlerin yakıldığı, kendi taraftarı italya’ya gidip ortalığı ateşe verdiği bir ülkede o otobüsler ‘’sike sike’’ kalkacaktır. Ve kalkıp-kalkmamasının içerisindeki insanlarla bir alakası yoktur. Ama bir maç için 20 saat yol gitmeyenler, bilet için sabah 6’da sıraya girmemiş olanlar 1 saat bekleyince stada gidememekten korkarlar. Ama ben kendi adıma yine de onların ‘’serseri, ergen’’ gibi- bana söylememiş dahi olsalar- lafları söylerkenki kibirlerine haklı olduğumuzu biliyor dahi olsam aynı kibirle yaklaşmak istemiyorum. Umuyorum ki hayatımızda karşı olduğumuz şeylerin sadece ‘’adına’’ değil, içlerinde barındırdıkları kibire, ayrımcılığa, hor görmeye karşı olduğumuz gerçeğini anlarlar. Zaten o zaman hem aynı şeyi yapmaktan kaçınır hem de asla kabul edemeyeceğimiz başka bir şeyi de buna karşı tercih etmiş gibi gözükmek zorunda da kalmamış olurlar. Her neyse…
Otobüsün hareket etmesiyle birlikte besteler daha gür söylenmeyi başladı ve bir mesafe sonra deplasmanın şanından olan meşaleler otobüs camlarından sallandırıldı. Özellikle de Sava Nehiri’nin üzerinden geçerken ki görüntü gerçekten muazzamdı. Stada yaklaştıkça birçok yolun polis tarafından kapatıldığını, hatta birçok yerde polisten başka bir şey görmediğimizi söyleyebilirim. Sonrasında stada yakın bir yerde indirilip,stada girmek için bekledik. Beklerken girenlerin atkılarında ne yazıyor diye bakıldığını gördük. Ama asıl film arama noktasına girince anlaşıldı. Biletimi okutup içeri girdiğimde yanımdaki 2 kişinin atletle olduğunu birinin atletini çıkardığını gördüm. Daha sonra beni arayan polis üzerimdeki sweati çıkarttı, üzerimi aradı. Daha sonra pantolonumu indirmemi söylediğinde birkaç saniye kendisine baktım. Tabi ki o da bana baktı. Ve yine tabi ki kazanan o oldu. Polise her maç böyle mi diye sorduğumda ise bana prosedür benim de hoşuma gitmiyor tarzı tipik kaçış cevaplar verse de bütün hepsinin 5-6 gün önce oynanan Arnavutluk maçından kaynaklandığını biliyorduk. Ki başka polislere biz Arnavut değiliz dediğimizde ‘’ama müslümansınız’’ demeleri de her şeyi açıklıyordu. Yani biz otobüsü yaksaydık yine o stada gelirdik ama sıkıntı bizden önce ateşi Arnavut futbolcular yakmıştı.. Ve o ateş nasıl bir ateşse atletlerin üzerine bir şey yazarsınız denerek atletler, pankartların arkası beyaz oraya da bir şey yazılabilir diye pankartlar içeri sokulmadı... tribüne girdiğimde ise herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu ‘’oğlum pantolonumu indirtti laan’’. Benden sonra giren arkadaşım polisin kulübün lisanslı atkısı olan ‘’arma aşkına’’ yazılı atkıyı içeri sokmadığını söyledi. Lisanslı atkının girmeyişi de ‘’orada neden bir tane de türk görevli yok ki?’’ sorusunu sordurttu. Tabi ki sonrası alıştığımız taraftara sırt çeviren yönetimler, her zaman taraftarı yalnız bırakıp sonra da ona öcü muamelesi yapan anlayış vs. ve tabi ki bir de unutmadan hepsinin sorumlusu tribüncek tinere olan düşkünlüğümüz ):
Öyleydi böyleydi derken maç başladı. Uzun yılların aksine benim hatırladığım en son 100. Yıldaki Sarajevo deplasmanından sonraki en rahat Avrupa deplasmanımızdı. Ben takım yenilse bile kendisini tribünle avutanlardanımdır. Ama bu sefer tam tersi oldu. Yalan söylemeyeceğim Grobari gerçekten çok sağlam. Her şeyden önce bizim son 2-3 yıldır en büyük sorunumuz olan başı boşluk adamlarda hiç yok ve her beste en az 3-4 dakika tüm tribün olarak söyleniyor. Davulcuları, bayrakçıları her şeyiyle tam bir tribün. Ve en önemlisi bizdekinin aksine biz sağlam girdiğimiz zaman bizi yuhlayarak susturmaya çalışan değil, sesini yükselterek bizi bastıran bir tribün. Zaten maç 4-0 olduktan sonra adamlar şovlarını yaptılar.
Bize gelecek olursak sabahtan beri içilen alkol, otobüs yolculukları ve gözaltına alınan arkadaşlarımızın yokluğu etkilemedi diyemeyiz. Ama yine de deplasman tribünü olarak Grobari gibi sağlam bir tribüne karşı çok zayıf kaldık diyemem. O kadar aranmaya rağmen meşaleleri sokanlara zaten söylenebilecek fazla bir şey yok. Tribünümüzün isimsiz kahramanları olarak onları kendimce nitelendirsem de onlardan birisi olan arkamdaki ağabey’in polislere bakarak ‘’soktuk işte götünüze girsin’’, ‘’biz her yere her şeyi sokarız’’ tarzı hararetli bağırışları benim için kendisini isimsizden özel katagorisine soktu. Ve tabi ki lazım olmasa da göbeğinin altında emanet (bkz:meyve bıçağı) sokan diğer ‘’isimsiz’’ kahramanı da kendi adıma bir kenara not alıyorum.
Tabi ki maç bitti işkence bitmedi yine uzun süre bekletildik vs. ama biz olaylara iyi tarafından bakalım. Vizesiz de olsa o tribünü doldurmanın (hele ki büyük bölümü İstanbul’dan giderek) kolay bir şey olmadığını düşünüyorum. Tabi ki gelen tayfanın niteliği tartışılabilir, ama yine de gelen herkese kendi adıma ayağına sağlık demek istiyorum. İyi ki Beşiktaş var, iyi ki her şeye rağmen biz kendimizi onun sayesinde iyi hissediyoruz.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Deplasman Yazıları 1 ''Panianos''

Blogumuzun ilk yazısı bana kısmetmiş, bu da maceramız:



Beşiktaş’ın olduğu her yerde Beşiktaş taraftarı vardır. Bu taraftar ilk bakışta Beşiktaş’ı yalnız bırakmamak için orada olsa da bireysel olarak baktığımızda kendi muhtaçlığı için oradadır. Çünkü farkında olsa da olmasa da kendisi Beşiktaş’a muhtaçtır. O içinde Beşiktaş kelimesinin geçtiği her yerde yaşanılan duygular hayatta çok az kere yaşanır, çok az şey kişiye o hazzı verir, geçmişe baktığında içini o denli ısıtır. Biz de farkında olmadan geçen yazdan kafada kurmaya başlamıştık, işin özeti yoksunluk sendromu yaşamak istemiyorduk. Nitekim basketbol kuralarının ardından sınav takvimi, uygun uçak biletleri derken 2 arkadaş uçak biletlerini almış bulunduk. Rotamız ise Beşiktaş’ımızın peşinden Atina’ydı.

Biletlerimizi aldıktan sonra ilk olarak tribünden arkadaşlarla irtibata geçtik. Hiç de az kişi olmadığımızı görünce sevindik. Gideceğimiz uçakta yalnızız sansak da 3’ü İsviçre’den aktarmalı gelen bizle beraber 9 kişi hava alanında buluştuk. Biraz beste söyleyip resim çekildikten sonra atladık uçağa gittik Atina’ya.

Atina’ya gitmeden hostelimizi ayarlamıştık. Gitmeden birkaç gün önce geçen sene olympiakos deplasmanına giden sadece Beşiktaş tribününde tanıdığım değil hayatımda tanıdığım en değişik adamlardan biri olan bir abimizin geçen sene kaldığı hostelle ilgili facebook’a yazdığı ‘’ biz kalıyoruz dışarıdan silah sesleri geliyo, sonra susuyo ambulans sesleri geliyo birbirimize bakıyoruz nereye düştük diyoz, tam bizlik hosteldi’’ tarzı yorumlarını okumuştum. Atina’ya indikten sonra 9 kişi minibüs tarzı bir şeyle hostele geldik. Hostele yaklaştıkça artan Afgan, Hintli potansiyali bizi feci şekilde tırstırdı. Bir de çantaların bırakıp çıktıktan sonra yanlış yollara sapıp bunların arasına dalınca kendimizi Taksim’e yakın diye Tarlabaşı’nda hostel tutmuşuz gibi hissettik. Nitekim Atina’da yaşayan İskeçe’li Beşiktaşlı kardeşlerimize sorduğumuzda onlar da direk bizim gelince Tarlabaşı’nda kaldığımızı düşünün dediler..

İlk günün akşamı şampiyonlar ligi maçı olan olympiakos-anderlecht maçına gittik. Güzel bir gate7 atkısı aldık. Oly tribünleri maç performansı olarak bizden çok geride diyebilirim. Ama yurtdışı tribünlerinde gördüğümüz grafiti, sticker gibi hadiselerde de bizden çok ilerideler. Statları da kutu gibi tam bizlik bir stattı. Ama deplasmana gelen anderlecht’lilerin yerinde olmayı daha çok istedik veya alışkanlık icabı burada deplasmanda olsak nasıl burayı inleteceğimizi konuştuk. Ama tribünlerle ilgili en garipsediğimiz ve eleştirdiğimiz şey maçı oturarak izleyip her pozisyonda ayağa kalkma hadisesi oldu. Bütün tribün zırt pırt ayağa kalkıyor ve bu maçı ayakta izlemekten daha çok yoruyor. Biz tabi ki bir süre oturmama grevi yapsak da bunu çok sürdüremedik. Tabi şunu da eklemek lazım maça girdiğimizde maç 1-0 oly lehineydi, akabinde maç 1-1 oldu ve oly arka arkaya 2 penaltı kazanıp 2’sini de kaçırdı. Elimizi attığımız takım kuruyor dedik, metro çok kalabalıklaşmadan gidelim deyip maçtan 5 dakika erken çıktık, biz çıkınca maç 2-1’den 3-1 oldu :)

İkinci gün maç için sözleştik ve şehri gezdik. Şunu çok rahat söylemek gerekir ki İstanbul Atina’yı birçok yönden katlar. Yine de Atina şahsına münhasır bir şehir. Gitme şansı bulduğum diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça ucuz. Ülkedeki ekonomik krizin yansımalarını her yerde karşımıza çıkan işportacılardan, her sokakta olan boş dükkanlardan ve boşaltılmış büfe benzeri yerlerin yerini alan her şey 1euro’culardan anlayabiliyoruz ki konuştuğumuz insanlar da bunlara yakın şeyler söylediler.

Maç saati yaklaştığında şehrin merkezi sayılabilecek yeri olan Monastraki’de bizimkilerle buluştuk. Yaklaşık 16-17 kişi yola koyulduk. Klavuzluğumuzu İskeçeli olup Atina’da okuyan Beşiktaşlı kardeşlerimiz yaptı. 16-17’lik ekibin içinde 2-3 gün önce gaza gelip uçak biletini alıp İngiltere’den gelen arkadaşımız, Türkiye’de yaşadığı yıllarda deplamanları kovalayan 100.yılda 34’te 33 yapan belki de ekipte en çok kanımızın ısındığı Polonya’dan arkadaşıyla gelen bir abimiz, İstanbul’dan bizle gelen 3 İsviçre Kartalı, 3 İskeçeli dostumuz vardı. Şehrin bir ucunda olan salon için tramvayı seçsek de zamanın daralmasıyla tramvaydan inip taksiye bindik ve salona ulaştık. Salonda yaklaşık 40-45 Beşiktaşlı olmuştuk. Aşırı etkileyici bir performans sergileyemesek de sürekli geride olduğumuz ve kaybettiğimiz bir maç için fena da değildik.

Devre arasında ilk önce yanımıza 2 Paoklu geldi. Maçtan önce bizim tayfadan bir arkadaşımız kendileriyle konuşmuş ama Yunanistan’a inince aramamış. Onlar da maça gelmişler. Bir tanesi oldukça makaraydı, her ne kadar anlık patlayışlarına eşlik edemesek de kendisini sevdik. Devre arasında yanımıza bir de 3-4 tane Panianoslu geldi. Kim olduğunu bilmesek de maçtan önce bizden birileri kendilerine mesaj atmış. Onlar da sallama ve otla yakalanmışlar ve gözaltında oldukları için bizi karşılamaya gelememişler. Bunun için bizden özür dilediler. Kafasının bulutların üzerinde uçuştuğu bir eleman oldukça eski bir Beşiktaş atkısıyla gelip Türkiye’de Beşiktaş burada Panianos diyip içindeki tshirtü değiştirmek istedi. Birisi Beşiktaş atkısıyla değişti. Maçın başında Panianosluların çok sesi çıkmasa da sonraları güzel yükseldiler, polise küfür ettiler. Polislere küfür edince bizim tribünde bizle maçı izleyen Paoklular da eşlik etti.

Maçın ardından Paoklular bizi mekanına davet ettiler. Tabi ki bu teklifi reddetmek bize yakışmazdı. 3 kişi elemanların arabasıyla olmak üzere 6-7 kişi misafir olduk. Lokalleri tek kelimeyle şahaneydi. Bize bira ikram ettiler, tshirtlerinden hediye ettiler, bol bol resim çekildik. İskoçyalı Kartallar atkımızın sonuncularından birisini hediye ettik, stickerla dolu olan kapılarına stickerımızı yapıştıdık. Ardından Paoklularla anarşist mahallesi diye duyduğumuz Exarchia’ya gittik. O resimlerini gördüğümüz parkımsı yerden geçerken içimin tuhaf olduğunu söylesem yalan olmaz. Garip bir müzik çalıyordu ve millet içiyordu, ağaçlarda pankartlar asılıydı. Garipsediğim şey etrafta ışığın olmamasıydı. Daha sonra buraya yakın bir barda oturduk, bira içtik. Paoklular çalan şarkıların sözlerini Beşiktaş diye değiştirip söylediler. Gerçekten güzel adamlardı. Mekandan çıktın bir telefon kulübesine çarşı ve gate 4 yazdık. Aynı kulübeye okulumun müzik kulübünün stickerını yapıştırdım, olur da bir Türk görürse kafası karışsın diye. İnşallah karışır.


Ertesi gün şehri gezdik, bol bol atkı aldık, öyle ki yol arkadaşım Arda’yla toplamda 20’ye yakın atkı almıştık ve birçoğu da gerçekten çok güzeldi. Şehri gezerken Arda sayesinde Syntigma Meydanı’nda çok farklı birisiyle tanışma şansım oldu ve çok güzel 6-7 saat geçirdim, kişisel güvenliğim söz konusu olduğundan ayrıntıya girmeyeceğim :).

Şehirde Olympiakos, Panatinaikos, AEK, Panianos takımları var. Oly ve Pana fener-gs gibi diye biliriz. AEK’yı biraz daha Beşiktaş’a benzettik. Çok garip yerlerde takımlarını sorduğumuz insanlar genelde AEK’lı çıktı. Panianos da Kasımpaşa gibi bir şeydi diyebiliriz, tabi ki siyasi olarak değil :)

Genel olarak baktığım zaman hayatımda bana en çok bir şeyler katan gezilerden birisi olduğunu söyleyebilirim. Bunun nedeni tabi ki gördüğüm binalardan, tarihi şeylerden ziyade birbirinden değişik insanlar ve yaşadığımız anlardı. Arda’yla her gece hostele döndüğümüzde 1-2 saat günün kritiğini yaparken konuyu hem aynı şekilde noktaladık ‘’bu tribünde 1 tane normal adam yok amk’’ öyle ki bu dünyada yaşıyorsak ve bir şeyler hakkında fikrimiz varsa normal olmamız zaten söz konusu olamaz. Ve Beşiktaş sayesinde bu tarz normal olmayan insanlarla karşılaşmak bizi çok mutlu etti. Duruma baktığımız zaman ‘’bir maç için’’ kilometrelerce yol yapan herkeste zaten bir takım hadiseler mevcuttur. Ama ben özellikle yurtdışında yaşayan Beşiktaşlılarla aramda bir bağ hissettim. Küçükken İstanbul’a 90 km uzaklıkta bir şehirde yaşarken o stat ne kadar uzak ne kadar benim dışımda gelirdi. Büyüdük o stattan kombine aldık ne mutlu ki bana o an’ları defalarca kez yaşadım. Tabi ki durumlar, hissettiklerim değişti ama İngiltere’den, Polonya’dan, İsviçre’den çıkıp sadece Beşiktaş için orada olan insanlara çok büyük bir saygı duyuyorum, onlar çok güzel insanlar.. Konunun burasını çok fazla uzatmaya gerek yok iyi ki varlar ve yine Beşiktaş sayesinde tanıştığım bir abimizin dediği gibi Beşiktaş’ı biraz da onun bize tanıştırdığı, onun bize aynı duyguları yaşattığı insanlar için seviyoruz.

Sonuç olarak gittik, gezdik, Beşiktaş’ımızı izledik, şahane insanlarla tanıştık, çok güzel zaman geçirdik, stickerlarımızı yapıştırdık, en önemlisi de

BÜTÜN YOLLARA BEŞİKTAŞ YAZDIK